Kuşkonmaz Çiftliği

Kuşkonmaz Çiftliği

“Gülistanı everdik,” dediler. Nikâhları kıyılmış, düğüne bekliyorlar. Gençler komşuda tanışınca besbelli ki birbirlerini beyenmişler. Duyunca “Eyvah!” dediydim. Kimbilir hangi kerize verdiler kızı! Köyleri banaz mı banaz. Gülistan’a kıyamam, iki yaşından beri tanıyorum onu. Bukleleri güneş gibi ışıyan, uysal, al yanaklı, güleç bir köy kızıydı. Ayrıldğımızda on sekizini doldurmuştu. Ticaret lisesini bitirdi, muhasebeci yanında staj bile yaptı ama matematikle arası yoktu. Ailenin zeka küpü en küçükleri olan Gülbahardı. İşte onun kafası çalışırdı. Ortancası ise konuşma zorluğu olduğundan “Danan Teyze” derdi bana. “Süreyya Amdası” onu otomobil gezisine çıkarınca midesi bulanırmış, bir kazaya neden olmamak için annesinin yanına verdiği mendili dudaklarına bastırırmış. Adı Tayyardı. Köy meydanındakilere benzemeyen mahcup bir çocuktu.

Çocukların sahne yeteneklerini oğlum keşfetti. Burak abinin ziyaretleri küçükleri çok sevindiriyordu. Onun arabasını görür görmez derme çatma kılıklara bürünürler, televizyonda izledikleri dizileri Burak abilerine sunmaktan büyük keyif alırlardı. Piyes bittince meyve bahçesine gidilir, erik ağaçlarının dallarına ayaklarıyla tutunarak gövdelerini aşağı sarkıttıkça, gülmemeye çalışırlar, düşmekten çok korkuyormuş gibi yaparlardı.

Akşam serinliği basınca, köpekleri ve tavukları beslemek çocukların işiydi. Anne, hergün yanına bir güğüm sıcak su ile bir de boşunu alıp köy içine ineğe bakmaya gidiyor, küçücük ahırda bir metrelik iple boynundan bağlı duran ineğin altını temizledikten sonra yemini önüne döküyor, inek yemlene dursun, o da sütünü sağıp, güğümleri dolduruyordu. Eşinin motoruyla akşam karanlığında evlerine dönerlerdi. Mahsülü kapı kirişindeki çengele asınca yatarlardı. Sabahın erkeninde gelen sütçü doluları alır, omo veya bulgur eşliğinde iki boş güyüm bırakıp sessizce giderdi. Nedeni bilinmez ama köpekler her sabah bahçeye giren bu adamı yadırgamıyorlardı. Halbuki Ramazan davulcusunu hiç sevmemişler. Bir gece bahçe kapısı açık unutulmuş. Davulcunun geldiğini işitince, iki Kangal birden yola fırlamış. Adama dokunmasalar da davulu epeyce parçalamışlar. Emineyle Adem davulcuyu eve alıp sakinleştirmişler. Su içirtmişler de adam ancak kendisine gelebilmiş. Bir sonraki Ramazan çiftlikte davulun sesi hiç duyulmadıydı. Zaten bizimkiler top atsan uyanmazlar ya.

Şair ruhlu, pehlivan kocasına Emine yirmilerindeyken aşık olmuş. Anlatır dururdu sadece sırtındakilerle Ademe nasıl kaçtığını. Ne çeyiz, ne hiç birşey. Abileri vermek istememişler Emineyi. Adem kendi köylüleri ama “Karıdan boşanmış, kızı da var, sümüklünün teki.” Öyle demişler. Oysa Adem çok iyi bir insan. Kızı da sümüklü falan değil; Sarışın, beyaz tenli, çok güzel bir çocuktu Gülistan. Eminenin hizmetinden yoksun kalmak abilerin işine gelmemiş olmalı. Ademin de abileri var ama arka çıkanı yok. Herkes kendi menfaatinin peşinde.

İyiden iyiye yalnız kalan Adem, Eminesini ve kızını başının tacı etmiş, onları köy meydanındaki derme çatma, tek göz evine yerleştirmiş, bizim inşaatta gündelik iş bulup çalışırmış. Sonrasında Kuşkonmaz Çiftliğimizin bekçi evine taşındılar. Hafta içi, biz yokken, köpeklerimize, bahçelerimize bakıyorlardı. Derken, yedi Ocak, bin dokuz yüz doksan yedi sabahı Kangalımız yedi yavru doğurmasın mı! Bizimkiler yedi sayısının uğuruna inanıverdiler. Köpeğin sütü gelmeyince Adem kızının biberonlarıyla besledi yavruları. Öte yandan bir dişi köpekle bunca yakınlığı kaldıramadığından yedi yavrulu ana köpeğe “oğlum” deyiveriyordu.

Karı koca bizim çiftliğin işlerine dört elle sarıldılar. Adem ağır işlere bayılırdı. Öyle güçlüydü ki, traktörün romorkunu tek elle çıkartıp pulluğu yerine takabiliyordu. Zaten boyun ve kafa eni aynıydı. Omuz kasları sağlam, bacakları kısa olduğundan gübre çuvallarını bir hamlede kucakladığı gibi romorkun arkasına atıveriyordu. Ama iş ot yolmaya, tarla temizlemeye, odun “istriflemeye” gelince Emineyi işe koşardı. Zaman içinde iki çocukları daha doğdu. Biz üç, Ademler beş nüfus oluverdik.

Tarlamızın gelirin önemli bir bölümünü Ademlere bıraksak da paraya karşı ilgisizdiler. Aksine tokgözlü ve tutumluydular. Kuşkonmazın hasatıydı onları gururlandıran. Adem iş bitiminde köy kahvesine uğradığı akşamlar cigarasını tüttürür, beş şekerli çayını şıngır şıngır karıştıraraktan köyce biraz hayret, biraz da kuşkuyla karşılanan beyaz kuşkonmaz tarlamızı överdi. İşte efendim yeşili bolmuş da, beyazı yetiştirmek her baba yiğidin harcı değilmiş. Böbürlendikçe “Adem Abi” diye anılır olmuştu. Köylünün mahsulü glayyördü. O da mezatta fazla birşey etmezdi. İlk sene biz de denedik glayyör yetiştirmeyi. Çiçek kooperatifine üye bile olduk ama getirisi emeğine değmeyince glayyör yerine beyaz kuşkonmaz tarlası kuruldu. Mahsulü tanıtmayı da becerdik. Ürünler lüks lokantalarda tüketildikçe, altın bilezikler Eminenin koluna dizilirdi. Kimi zaman da “afır”daki inek sayısı artardı. Ademlerin yatırım anlayışı altın bilezik veya inek şeklindeydi. Doğru bir yol bulmuşlar besbelli çünkü köydeki evlerini bu sayede yenileyebildiler.

İnek ziyaretleri sona erince hayvanların satıldığını bilirdim. Böylesi aylarda Emine şişmanlar, hele Adem tam bir pehlivana dönüşürdü. Bir oturuşta düzineyle yumurta yediğini Emine övünerek anlatırdı. Sofralarından köy ekmeği hiç eksik olmaz, sıcak sıcak bizim masaya da yolunu bulan bu ekmekten kestiğimiz ince dilimler Emineyi üzerdi. “Yisenize”, derdi küskün, küskün.

Zaman zaman ünlü şefler Kuşkonmaz Çiftliğini ziyaret ettiklerinde, biz de bu motosikletli, uzun saçlı, atkuyruklu gençleri soframızda ağırlardık. Emine, hardal soslu beyaz kuşkonmaz salatası hazırlamasını güzelce öğrenmişti. “Yi, yi,” diyerekten şeflere ikramımızı sunardı. Adem de bütünüyle dışlanmış olmamak için, bahçeden topladığı gül demetleriyle konukları uğurlardı.

Nisan ayının sonlarında başlayan hasat günlerinde yoruldukça çayırlara kaçardım. Doğayı dinlerdim orada. Leylekler meraya inmişler. Örümcekler simli iplikleriyle ot aralarına ağlarını kurmuşlar. Papatyalar gündüzleri açıp, gece kapatıyor, yamaçlarda kıştan kalma füjerlerin bakır kızıllığı içinden coşkulu primulalar fışkırıyor. Bu yörede “aşk merdiveni” deniliyor bildiğimiz füjere. Köylü bahar gelince meraya koyun sokmuyor. Hayvanına kışlık yem çıksın diye çayıra Avrupa gübre atıyor, otun büyümesi bekleniyor. Yaz başı, bütün otlar diz boyuna gelince, biçip balyalıyorlar.

Leylekleri komşu tarlada gözlerdim. Turnalar da leyleklere karışınca gün boyu yemlenirlerdi. Kara Mahmut tarlayı sürerken kuşlar traktörün peşini bırakmayıp, pulluk toprağı devirdikçe çıkan solucanları atıştırırlardı. Tarla büyük olduğu için kuşlar doymuş olurdu akşama dek. Yağmur ardından solucan bol oluyor ya. Gece yaklaştıkca, şehirli halimizle, onca leylek nereye tüneyecek diye telaşlanırdık.

Sınırdaki ağaçlarımıza konarlardı. Birkaçı da yamaçtaki ıhlamurda konaklardı. Bu kuşlar o kadar iriydi ki, ağaçlar küçük kalırdı. Leylekler hemen tüneyemez. Piste inen jetler gibi havada daireler çize çize dallara yaklaşır, ağaca deyince dizlerini bizimkilerin tersine katlarlar. Öylece çöker onlar, gün aydınlanana dek yerlerinde kalırlar. “Kuşkonmaz Çiftliğine konan şu kocaman kuşlara bak! İsmimize inat geceyi burada geçirecekler,” derdim Süreyyaya. Çiftliğimizin logosunun tasarımını o yapmıştı; “park yapılmaz” işaretini andıran dairenin içindeki P harfi yerine kuş resmi koyup, üstüne çapraz bir çizgi çekmişti. “Kuş konmaz” anlamında.

Ademle Emine cuma akşamları büyük şömineyi ateşlerler, sonra bir ağızdan o haftanın işlerini ballandıra ballandıra anlatıp durdukça, birer çocuk gibi aferin almayı beklerlerdi. Kısa kesmek üzere “Karacabey nerde?” dememle çocuklar Karacabeyi salona salarlardı. Siyah bir tavşan olan Karacabey hopidi hopidi yanımıza koşar, iki ayağının üzerinde doğrulur, böyle marifetli bir tavşan olduğundan şamfıstıkla ödüllendirilirdi. Yeşil fıstığı kaptığı gibi, şöminenin önüne bir metre kala, ateşin önüne yanlamasına uzanırdı. Fıstığı ağzının tadını bilerek, yavaş yavaş yerdi. Keyifcinin tekiydi. Onu diğer tavşanlardan ayırt etmek de kolaydı çünkü tek kullağını dik tutamazdı. Sıkışırsa, terbiye icabı, hopidi hopidi mutfağa yönlenerek içinde kedi kumu bulunan melamin bebek banyosuna çişini yapar, birkaç top kaka da bırakırdı. Hele bir maydonoz kokusu alsın, saatlerle mutfakta kalmayı tercih ederdi. Bebek banyosunun sabunluğuna tüneyip sırasını beklemesini bilirdi. Maydanoz ikramı gecikirse Eminenin etrafında daireler çizmeye başlar ve arı sesleri çıkartırdı. Emine de yalancıktan “Şimdi seni fırına korum,” derdi.

Emine kaşlarıyla da konuşabilen bir kadındı. Kaşlarının doğal halini hiç görmedim ama oldukça gür olmalılar. Çok “denişik” modeller uygulanabiliyordu. Kaş işleri için köyde bir kadına gidilirdi. Emine eve döndüğünde göz üstlerinin kızarmış yüzeylerinde farklı iki hilal dururdu. Konuşurken bu kaşları dudaklarıyla eşzamanlı oynatabiliyordu. Heyecanlanırsa kaşlar da hareket kazanıyorlardı.

Bazen ben de bunu deniyorum; ayna karşısında kaküllerimi yana tokalayıp kaşlarımı konuşturmaya çalışıyorum ama nafile. Kaküllerle örtülü kala kala tembelleşmiş benimkiler!

Sadece kaşlarına düşkündü, süslü bir kadın hiç değildi bizim Emine. Ne bulursa onu giyerdi üzerine. Tshirt’lerinin sırtında “Cornell” yazanı bile vardı. Başındaki yemeniyi tek bir el hareketiyle kayıp düşmekten kurtarabilen, Anadolu tanrıçalarını andıran gövdesiyle, neşesiyle sevecen bir ana. Gülistan da onun öz kızı değil ama kıymetlisi. Ademin ilk karısı kızın velayetini bunlara vermiş fakat görüş hakkı yüzünden Gülistanı dayısı her Cumartesi annesine götüriyor. Bencil ve güzel olduğu söylenilen anne ile bizimkiler arasındaki nefret tedirgin ediciydi. Dayı, bahçe korkuluğunun dışında saatlerce bekletilir, Adem sigara üstüne sigara yakardı. Eminenin kaşları yerinde duramaz, gözleri kızarır, benzi solardı. En sonunda yaşlı gözlü Gülistan dayısının peşinde gözden kaybolurdu. “Sakin olun,” derdik. “Kız büyüsün, zaten zorla götüremezler. Kendi seçimini yapar o zaman.” Adem bu kavruk dayıya bir yumruk savursa, yerle bir eder garibi diye korkardık açıkcası. Neyse ki dayının ziyaretleri gün geçtikçe seyreldi. Düğün günü ana tarafından kimseyi görmedim.

Dört katlı binanın her katında ayrı ayrı düğünler sürüyor. Dar merdivenden ikinci kata çıkınca “Süreyya Beyim!” diye seslenen Eminenin çığlığını işittik. Ellerimize, boynumuza sarıldı. “Çok şükür, geldiniz ya,” diyordu. Kalabalığı ite kaka bizi Ademin yanına götürdü. Karşımda bey elbiseli ince bir adam! Ne oldu bizim pehlivana? Süzülmüş, yanakları çökmüş, kilosu yarıya duşmüş. “Nasılsın Adem?” deyince, her zamanki yanıtıyla “Sağlığınız,” dedi. Yani herşey iyi, tek arzusu bizim sağlığımız.

Gülbaharla Tayyar nasıl büyümüşler! Uygun adım dans ediyorlar. Beni asıl şaşırtan Gülbaharın göz makyajı. Kelebek kanatlarına taş çıkartan bu renkleri nereden bulmuş, nasıl da sürüştürmüş! Hele kaşlar; aynı anası, hop o yana, hop bu yana. Sopa gibi düz saçlarının yerini alan bukleler oğlansı adımlarının temposuyla zıp zıp zıplıyor. Onsekizine girmiş, koca kız olmuş! Sınıf birincisiymiş. Seneye üniversite sınavında yüksek puan tutturursa “dohtur” olacak. Tayyar otomatik para sayma makinalarının bakım uzmanıymış. Mesleğini eline almış “gayri”. Meydanda, ahırın orada büyütüp de yeniledikleri evin orta katını Tayyara ayırmışlar. Gelin alırlar yakında, askerlik bir bitsin hele. Damada gelince o Gülistanın ikinci nişanlısıymış. Birincisi kızın örtünmesini isteyince nişan bozulmuş. Zaten hiç birlikte bulunmamışlar. İlişkilerini ailesinin Gülistana verdiği cep telefonuyla sürdürüyorlarmış. “Gelini görebilir miyiz?” dedim sabırsızca. Arka tarafa, gelin odasına yürüdük. İçeri girer girmez damadı süzdüm. Aaa, bir hoş oğlan! İyi insan yüzlü, modern bir genç. Bir kolunu Gülistanın dal gibi beline dolamış, azıcık şaşkın ama içim ısındı damada.

Düğün salonu kalabalık. Yeni patronlar dedikleri orta yaşlı, güleryüzlü karı-kocayla ottutular bizi. Kendileri de yanımıza iliştiler. On yıl önce verdiğim bayramlık giysiler, sade başörtüsü, kucağında evirip çevirdiği eski çantası, düğün nedeniyle inceltilmiş kaşlar ve yaşlı gözleriyle Emine tekrar karşımda. Bana iltifatlar yağdırıyor. “Çocuklar sizin yanınızda büyüdüler ya, o bana yeter,” diyor.

Gülistanla kocası düşlerine giden yolu buldular mı bilmiyorum.

Rahatça eğlensinler diye taksiyi erken söylemiştik. Emineyle Adem bizi geçirmek istediler, caddeye kadar indiler. Yeni yeni konular buluyorlar, sorularla lafları uzatıyorlar. “Hadi, çocuklarınızın yanına dönün,” dedim. “Bu sizin en mutlu gününüz.” Taksiye binince boğazım büsbütün düğümlendi. Eşim, yaşlı gözlerini benden saklamak için yüzünü pencereye çevirdi. Hareket ettik. Şöyle dönüp arkama baktım, Emine kınalı eliyle selam etti uzaktan.

İyi günlerdi.